30 Haziran 2017 Cuma

RÜŞVETE DUR!! DE




 Vakti zamanın birinde kilolarından şikayetçi bir kadıncağız varmış.Bütün gün ağzına lokma koymadığından ,lakin su içse yaradığından bahseder dururmuş.
Kocası merak etmiş bu durumu.Bir gün sabah işe gider gibi yapıp, mutfakta saklanmış.Kadıncağız kocasının gittiğine kanaat getirince koca bir kaşık tereyağını tavaya boca etmiş. Kavurma küpünden ,kavurmaları  çıkarıp ısıtmış, üstüne de beş yumurta kırmış.Saklandığı yerden gözleri fal taşı gibi açılan koca, durumu izliyormuş.
Ekmek almak için dışarı çıkan kadının ardından ,saklandığı yerden çıkıp ,tavaya bir beş yumurta da o kırmış.
Biraz sonra elinde kocaman  bir somunla geri dönen kadıncağız ,durumdan habersiz tavanın başına oturmuş.Ekmeğini bandıra bandıra, yemiş yemiş bitirememiş.En sonunda yorgunlukla elleri yanına düşüp kendi kendine söylenmiş.
Allah Allah ,ben bunu şimdiye kadar bitirirdim ,ama bana noldu ki böyle.Acaba hasta mıyım  ,hasta mı olacağım ?!!


Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, kalp ve damar hastalıkları ile kanser insan ölüm oranlarında giderek artan bir etkiye sahip.Ve gelişmiş ülke insanlarının başına bela olan obezite , artık gelişmekte olan ülke insanlarını da tehdit eder vaziyette.İşte bu gelişmelere sebep olan en büyük etken, yanlış beslenme ve belki de daha doğrusu aşırı beslenme.
Acaba neden?
Her canlı gibi insanın da hayatını sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları  var.Ve bu ihtiyaçlarının  farkına dürtüleriyle varıyor.Ve farkına vardığı veya varmadığı bir çok davranış aslında bu ihtiyaçları gidermeye yönelik.Bedenin beslenmeye ihtiyacı olduğu zaman acıkması suya ihtiyacı olduğu zaman susaması gibi.İnsan vücudu öyle bir tasarlanmış ki bu ihtiyaçları giderirken aynı zaman da duyu organlarıyla haz da alıyor.İhtiyaç bitince, duyduğu  haz da devreden çıkıyor.Karnı doyduktan sonra en sevdiği yiyecek bile haz vermediği gibi zorlanırsa bir eziyete dönüşebiliyor.
İnsanın ihtiyaçlarını gösteren Maslow Pramidine göre fiziksel ihtiyaçlarımız piramidin en alt basamağında iken sevgi ,saygı ,ait olma ,güvenlik,kendini gerçekleştirme gibi duygusal ihtiyaçlar  piramidin daha üst basamaklarında yer alıyor.
İnsanda ev evvel devreye giren dürtü açlık ve insanın en çok haz aldığı en ilkel haz mekanizması da yemek yemek.Dünyaya yeni gelen bir bebeği gözünüzün önüne getirin, ilk yaptığı şey emme refleksi.O miniğin yanağına dokunduğunuz anda, minicik dudaklı ağzıyla emmek için aranmaya başlamıyor mu ? Hatta hemşire bir arkadaşım çok enteresan bir şey anlatmıştı.Avrupa da yeni doğan bir bebeği, göbek kordonunu kesmeden annesinin karnı üzerine bırakıyorlar.Ve dışardan hiçbir yardım olmadan, o minicik varlık yukarı tırmanıyor ve annesini emmeye başlıyor.
Ve aslında biyolojik  ihtiyaç karşılamak için var olan mekanizmalar ,fabrika ayarları bozulmadığı müddetçe en doğal ve en doğru yol gösterici olarak, ihtiyaç anında devreye giriyor ve ihtiyaç karşılandığı anda devreden çıkıyor.En sevdiğiniz yemeği bile doyduktan sonra yiyememeniz gibi.



Peki nasıl bozuyoruz ve bozulunca ne oluyor?..

25 Haziran 2017 Pazar

YENİ MASALCI NİNEMİZ




“Televizyon ailenin anahtar üyesi.Bu üye zamanın çoğunda, öyküler anlatır.” 
George Gerbner                                          
                                               

Artık yeni  bir ninemiz var, salonun başköşesinde oturup, bize masallar anlatan.Görmediğimiz diyarlardan, bilmediğimiz yaşamlardan haberdar eden..
Onun anlattığı her şey doğru,her şey kabul edilesi .İstersek dilersek hemen başka masallara da geçer bizim için.Gayet de modern ,çekici , albenili.Sözü sihirli ,sözü kanun .
Eski ninelerimiz gibi ,köşede basma entarisiyle oturup, patik örmüyor,sıkıcı öğütler vermiyor.Her daim genç,taze,neşeli,canlı,kıpır kıpır.
Evet, artık ninelerimiz eskisi gibi masallar ,öyküler anlatmıyor,başımızı okşayıp ,alnımızdan öpmüyor . Hoş gerçi masal bilen ninelerin, dedelerin nesli de tükendi galiba. Onun yerini televizyonlar aldı çoktan.
İnternet gençler arasında hızla yaygınlaşsa da, televizyon halkımızın hayatındaki birincil yerini hala koruyor. Ve hem  ailemizin, hem de toplumumuzun en etkili üyesi.
Toplumsal değişim ve dönüşümlerle hayat tarzlarımız hızla değişti ve değişmeye de devam ediyor.Ama  sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarımız halen aynı ,yalnızca bu ihtiyaçlarımızı karşıladığımız mecralar değişti.Toplumun bir parçası olma ,kendini  takdir etme ,heyecan  ve eğitim gibi ihtiyaçlarımızı televizyon vasıtasıyla gidermeye çalışıyoruz artık.
Dizilerden bahsetmem boşuna değildi aslında .Benim için deneysel bir süreçti.Birazcık ta eğlendim .Dalga geçtim .Hem kendimle ,hem izlediklerimle.Ama artık ciddi konuşmanın zamanı.

Evet televizyon programları arz talep ilişkisinin bir neticesi.Alıcı varsa satıcı da vardır.Yani reytingi kim kaparsa reklamları da o alıyor.Reiting almak içinde program yapımcıları çeşit, çeşit programlar yapıyor ,yöntemler deniyorlar.Ama aslında hepside insanın sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına göndermeler yapıyor ve dolayısıyla psikolojik doyum sağlıyor.Ve aslına bakarsanız farklı gibi görünse de verilen mesajlar genelde aynı.Ve mesaj bombardımanı o kadar yoğunki kaçmak mümkün değil .Dizilerde ,yarışmalarda,reality showlarda ,gündüz kuşaklarında ,reklamlarda aynı mesajları farklı ,farklı kılıklarda sürekli tekrarlıyor.Sürekli tekrarlanması da etkisini artırıyor.
Yok bunlar Küresel  Emperyalist güçlerin oyunu ,kahrolası Kapitalist sistem falan diyecek değilim.İnsanların zaaf noktalarına seslenerek malını satmak isteyen uyanık bir satıcı sadece televizyon.Zaten sizin talep ettiğinizi, ambalajlayıp ,abartıp daha fazla bir fiyata satıyor
Bize ne vaat ediliyor programlarda reklamlarda.Mutlukla yüzleri ışıldayan her daim mutlu her daim zengin her daim başarılı insanlar.Sanal bir masal alemi var ekranlarımızda .Kötü ,fakir,çirkin vs yok mu.Elbette ki var ama ,bunlar mutluluk başarı ve zenginliğin etkisini artırmak için konulmuş yan unsurlar.Bir hedef konuluyor ve o hedefe ulaştıracak her yol meşru görülüyor.

Şimdi tv programlarında dizilerde verilen ana mesaj ne.”Zengin ve güçlü ol “. Mutluluk, kendini değerli hissetme ,kendini gerçekleştirme ,kabul edilme,onaylanma,saygı görme ,sevilme  gibi diğer mesajlar yardımcı unsur.Yani diyor ki.Zengin ve güçlü olursan bu diğerlerinin hepsi de gerçekleşir.
İşte en tehlikeli mesaj ! Bunlara ulaşmak için her yol mübah.Zaten zengin ve güçlü olursan sonra her hatanı örter yada telafi edersin.Yol ve yöntemler arasında, çalışmak ,alın teri dökmek,vefa sadakat, fedakarlık,her ne olursa olsun doğru ve dürüst olma gibi şeyler yok.Ama yalan ,hile ,aldatma ,üçkağıt,köşe dönmecilik.acımasızlık,zalimlik ve her türlü kötülük var.İyiliğin anlatıldığı dizileri reiting almıyor.Popüler olan ,öykünülen,rol model olanlar kötü karakterler.Ya da kötü şeyler, güzel ve yakışıklı karakterlerle estetize edilerek kabul edilir hale getiriliyor.
Uzmanlar “kötülük her zaman vardı ,ama hiç bu kadar dominant olup bir değer haline gelmemişti.Kötülük hem çoğaldı hem de daha görünür oldu “diyor.Peki bunda televizyonun etkisi ne kadardır dersiniz ?
.Bir zamanlar çok tekrarlanan bir klişe  vardı.”Canım kumanda elinde.Ne şikayet ediyorsun.Beğenmezsen seyretmezsin. ”Evet televizyonu bilinçli izleyen insan, zaten bunu yapacaktır ama peki ya diğerleri? Bunun farkında olmayan televizyon karşısında savunmasız bir halde  her mesaja açık bir şekilde oturan çoğunluk!!
 İzlediğimiz sürede Kendi gerçekliğimizden kopup o sanal alemde yaşıyoruz.Karakterlerle  kızıyor, üzülüyor ,aşık oluyor , onunla kendimizi özdeşleştiriyoruz. Arzularımızı ,isteklerimizi ,hırslarımızı o karakter üzerinden tatmin ediyor,belki kendimizin bile bilmediği, bilinçaltımızdaki o” kötü beni” su yüzüne çıkarıyoruz.Kabul edilir onaylanır ve görünür  hale getiriyoruz.Toplumdaki patalojik haller, o karakterler üzerinden legalize ediliyor.Hatta idealize ediliyor.Herkes, daha kötüyü görerek kendi yaptığının ,aslında çok ta masum kaldığını  telkin ediyor kendine.Kurgu hayatların üzerinden gerçek hayatlar yeniden kurgulanıyor, dönüştürülüyor.Mafya dizilerinin ilk çıktığı günleri  hatırlayın .Senelerdir nasılda ilmek, ilmek örüldü.Şiddet “Değer” haline getirildi  ve sokaklarda racon kesen  bir sürü Memati’miz  Polat’ımız oldu.

Aslında verilen mesajın doğru olmadığını biliyoruz.Önce farklı geldiği ve zaaflarımızı okşadığı için, merakımızı çekiyor anlatılan.Onaylamadan, merak duygusuyla izliyoruz bir süre .Sonra etkileniyoruz cazip geliyor.Ama sahip olduğumu değerlerle çatıştığı için eleştiriyoruz,küçümsüyoruz,reddediyoruz.Bu dönem bir uyum süreci.İnsanın bu içsel çatışmayla devam etmesi mümkün değil.O zaman ,ya vazgeçeceğiz uzaklaşacağız ,yada yeni değerler edineceğiz.
Ve müjde !! toplum olarak ta yepyeni değerlerimiz oldu !! ve sonrasında onaylıyoruz. En son noktada da  ,olması gerekenin " o " olduğunu zannediyoruz.
“Ne yapalım ,zaman bunu gerektiriyor””.Artık şartlar değişti””,E canım bir tek ben ne yapabilirim ki “,Ama herkes böyle “.. aslında kendimizi kandırmak için uydurduğumuz argümanlar.
Döngü ; eleştiri ile başlıyor =>asla olmaz => eh belki olur  => neden olmasın => tabi ki olur => olması gereken budur  ;  şeklinde devam edip gidiyor .
            Bakın şikayet ettiğimiz, yada eksikliğini hissettiğimiz ne çok şey var ve bizi biz yapan, ne çok değerimizi kaybetmişiz.Kaybetmeye de devam ediyoruz.
“Sen çalış ben yiyeyim, Başkasının derdi , beni mi gerdi !” hayat mottomuz oldu.Ancak menfaatimize dokununca  şikayet ediyoruz.

İşte medya toplumun aynası.Hem etkiler ,hem de etkilenir.Toplum olarak, içlerinde en etkili ve yaygın ,kitle iletişim aracı olan televizyonla ,el birliğiyle inşa ettik bugünü.Tuğla tuğla ördük ve şimdi de memnun değiliz ortaya çıkan ucubeden.Evet, aslında bir çok bileşeni olan bu ucubede, tek sorumlu televizyon değil, lakin aslan payı onda.Yarını inşa edecek olan da yine biziz el birliğiyle.Geçmişe dönemeyiz belki ,ama gelecek elimizde.

19 Haziran 2017 Pazartesi

DİZİ FİNALİ - Dizi 3





Evet dizilerden devam
Dizilerdeki önemli bir sorunsalımızda, esas kız olan, kadın baş karakterler.
Ya Allah aşkına neredeyse bütün esas kızlarımız , elinde kalpli  yastık tutan, sevimli  peluş tavşancık kıvamında.
Aman da pek miniş, miniş ,sevimli ,safça, şaşkın, şirin  sakarlıklar yapan, genelde mütevazi ailelerden  kızcağızlar.Üstelik saf ve temiz kalplilikte öyle bir level atlamışlar ki, yaptıkları hiçbir hilekarlık, alavere dalavere, zengin çocuğu kapıp, zengin aileye gelin olmak için yaptıkları, Bizans entrikaları  vs onların saf ve temiz kalplerine toz konduramıyor.Son teknoloji, kendi kendini temizleyen microfiber kumaş ,yada kir tutmayan lavabo gibi mübarekler.Sonunda aşk hepsini affediyor.
Birde ne hikmetse ,genelde de tasarımcı, bu kızlarımız.Alt segment takı tasarlıyor biraz daha gelişmiş versiyonları bina, yani mimar.Bir resim defteri , iki kalem takımıyla  bir oturuşta, iki üç çizgi ile harikulade olağanüstü tasarımlar yapıyorlar.Kimseciklerin aklına gelmeyen muhteşem fikirler, bu güzel kızlarımızın aklına geliyor. Zavallı , güzel sanatlarda,  mimarlık fakültelerinde bin bir zorlukla okuyan  kızlarımız , kurumuş  yaprak, çürümüş ayva resmi   yapacağız,proje hazırlayacağız  da hocalara beğendireceğiz diye dirsek çürütsün. Senaristlerimiz tasarımcılığın eğitim gerektirmediğini ,yada birkaç haftalık eğitimin yeterli olduğunu falan mı zannediyorlar acaba.
Bizim yedi senedir kent planlama ve tasarım okuyup, yüksek lisans yapan yeğen ,artık dökülmeye başlayan saçlarını yoluyor.”Tasarımcılık bu kadar kolaydı da , biz niye proje hazırlayacağız, soyutlama yapacağız diye, günlük  iki saat uyku ile haftalarca çalışıp , jüri karşısında  ecel terleri döktük ,yabancı kaynak taraması için İngilizce öğreneceğiz diye beynimiz yandı.diyor.( yanlış anlaşılmasın, kendisi bahse konu olunan şirin kızlarımızdan değil diye , etrafa çamur atan , kıskanç bir kız değil o ,bunları söyleyen bizim yeğen bir erkek)
Şöyle aralarında öğretmen ,doktor , mühendis, genel müdür, avukat gibi mesleklere sahip, ayakları yere basan, başarılı , ama şık ve güzel ,güçlü kadınlar var mı?
Evet ara ara  var, lakin  bunlar genelde ,  güzleri gülmeyen ,nemrut suratlı ,hep kötülük düşünen, sevdiği adamı yada nişanlısını , hemencecik bizim sevimli karakterimize terk etmeyip ,onlar için  mücadele eden kötücül kadınlar.
Annelerimiz öğüt verir di “Aman kızım, oku da , kolunda altın bileziğin olsun.Kimselere muhtaç olma “diyerek .Ama artık diziler şunu mu diyor?” aman kızım öyle okuyacağım, çalışacağım ,başarılı olacağım  diye kendini kasma,sonra yüzü gülmeyen, nemrut suratlı bir kadın olur ,üstüne de evde kalırsın.Bul bir zengin koca hayatın kurtulsun”

Ya tamam ,farklı sosyal sınıflar arasındaki aşk, geçmişten beri, hem de tüm kültürlerde ilgi çekmiş, şiirlere romanlara  konu olmuştur da, hiç bu kadar da suyu çıkartılmamıştı.”Tüm zenginler, emekçi kızlarla evlenecek “ diye bir yasa falan mı koydu birileri ? Gerçi fena da olmaz hani. Gelir dağılımı adaletsizliğine, bir nebze de olsa çare olur belki.
 Bakın  bide” ağalı” dizilerde ne keşfettim. Yanaşma olarak başlanan hayat yolculuğunda, kahyalığa, sonrada ağalığa terfi edilebiliyormuş.Yani yeterince gayret gösterir, azimle beklersen  eninde sonunda bir gün ağa olursun. Bu sosyal sınıflar arasındaki” yatay hareketlilik” mi oluyor “dikey hareketlilik” mi bilmiyorum ama, ilham verici, motive edici bir durum doğrusu.
Zengin olup ta ,eve çalışan birilerini almak , ateşten gömlek .Evin genç ve yakışıklı oğlanlarından birinin gönlünü çalamasa , evin yaşlı  beyinin kalbini çalıyor bu güzel ve sevimli kızlarımız.
Hadi genç bir çalışan riskli diyelim ,”yaşlı başlı oturaklı hanımefendi bir çalışan alalım yanımıza” deseniz,  o zamanda bu hanımefendinin saf  ve temiz kalpli kızları devreye giriyor .Hele birde “rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem “ dercesine “yok efendim ,ben kimselerden bir şeycikler  kabul etmem, elimin emeğini yer aslanlar gibi çalışırım “ deyince  bu müstağni kızcağızlara evin oğlu yada beyi yağdırıyor da yağdırıyor.”Ee bu kadar iyi niyetli hediyeleri geri çevirmek te olmaz şimdi” diyen temiz kalpli saf güzelimiz( istemem yan cebime koy misali)  hediyeleri kabul etmek mecburiyetinde kalıyor.
            Yok, ben bunları söylüyorum diye, öyle fakir fukaraya tepeden bakan, asilzade bir aileye mensup, yurtdışlarında  okumuş ,kapitalist  burjuva falan değilim .Gayette normal  bir Anadolu kızıyım.
Tabi zengin dizilerinden başka konularda da dizilerimiz var.Şu mafya dizilerimizi görünce , göğsüm göğünçle kabardı.Allah’ım o ne kalite  ! o ne nezaket !  o kadınlardaki zarafet !Yok, yok kelimelerle anlatılmaz.Resmen aristokrat İngiliz aileleri gibi.İtalyan mafya aileleri dizlerini dövüyordur “biz neden bunca  geri kaldık “diye. O elinden yağlar akarken, kahkahalar  atarak ,elindeki tavuk budunu kemiren mafya babalarımız gitmiş ,takım elbise kravatla masada oturup ,20 tane çatal bıçağı yerli yerince kullanarak .yanlarındaki zarif hanımefendilerle, kibar kibar yemek yiyen ,beyefendi mafyalar çıkmış ortaya.Bir de nasıl duygusallar, nasıl nezaketliler.
Gir bir mafyaya çoluk çocuk hayatın kurtulsun.Aile babası olacaklar için ideal meslek.Artık kız babaları sorar .
”Efendim oğlunuz ne işle meşgul ? “ .
“Beyefendiciğim ,kendileri henüz yeni mafyaya intisap ettiler.Orda kariyer planlıyorlar” .
Efendim bu milletin mafyası bile böyleyse ,bu milletin sırtı yere gelmez evelallah.
Tamam, asker milletiz lakin, bu tarihi ve  militarist dizilerin bu kadar tutulmasının, ,hamasi duygularımızın bu kadar kabarmasının psikanalizini yapmak için yüksek lisans yetmez, doktorada yapmak lazım kanımca.
Galiba birde komedi dizleri var ,ama bende , “tahtaya tırnakla çizerken, çıkan ses” etkisi yaptığı için izleyemedim.
            Diziler sezon finalini yaptı .Bende artık tövbe istiğfar ettim ,yaz dizilerine başlamayacağım.İyi de şimdi ben ne yapayım? Kış olsa atkı ,bere örer vakit geçiririm de bu sıcakta mümkün değil.
            Lütfen sesimi duyun. Allah rızası için bir iş !!!


AH Bİ ZENGİN OLSAM-Dizi 2



Anacığım dizilerde herkescikler zengin . Fakir başlasanız bile fakir kalma şansınız yok .En fazla birkaç bölüm sonra muhakkak bir şekilde zengin oluyorsunuz
Peki sizde, böyle dizilerdeki gibi, bir anda zengin olsanız ,hayalinizde nasıl bir ev var.Şöyle şimdiye kadar varlığından haberdar olmadığınız ,çok zengin bir amcanızdan miras kalsa .Ya da ne bileyim, dizilerdeki gibi çeşitli şekillerde , bir anda zengin olsanız nasıl bir ev almak  istersiniz
Benim hayalim salonu boydan boya cam olan ,okyanus yada boğaz manzaralı ,kocaman geniş terasları , mermer banyoları , masif mutfak dolapları falan  olan minimalist bir ev.Haa bir de her daim vazolarda taze çiçek olanından .
Daha çok Amerikan filmlerinde, yada dizilerinde  olan türden.Ülkemizdeki evlerin suyu çıkmadı elbette ama hayal etmek parayla değil ya olunca en iyisi olsun.
Da yalnız takıldığım bir konu var bu evlerin temizliği. Onca camı silmek için, inşaat iskelesi gibi iskele kurmak lazım.Terasları yıkamak için kaç metrelik hortum lazım da, onu takacak çeşme falan da görmüyorum.Viledayla mı siliyorlar acaba ? Bir de eve vileda tutsan,  saatlerce sadece yer silmesi sürer. Ya o banyo küvetlerini ovması , zaten kol dayanmazda ,bi de kaç şişe cif gidecek .
Kuzen gülüyor “teyzem senin hayallerin fakir” diye .”Öyle bir evin olsa, işleri sen mi yapacaksın ?” diyor.
Valla ben yapmam ama, yardımcıya  yardım edeyim derken yarısını yapacağım kesin.Birileri yanımda çalışırken ben oturamam.Alışverişe gittiğim mağazada tişört katlamışlığım ,lokantada masa toplamışlığım var.O zaman da ,ne zaman pencere önünde oturup ta, okyanusa karşı kitap okuyup, keyif  çatacaksın.
Valla zenginlik zor .Çeşit, çeşit derdi var.
Yani bizde, bizim zengin dizilerinden biliyoruz.
Sabahları mükellef kahvaltı sofrasında toplanan aile bireyleri, ne zaman öyle grand tuvalet hazırlanıp, saçlarını , makyajlarını ne ara yapıyorlar bilmem.Tabi o sofralara, saçları kelebek tokayla tutturup, dizleri çıkmış pijama ,yanları sarkmış günlük tişörtle oturacak halleri yok .Evde misafir olmasa bile, bir sürü çalışan var sonuçta.Üniforma giymemiş asker gibi ,otoriteleri sarsılır.Garipler kesin evin çalışanlarından önce hazırlanmaya başlıyorlardır.
Birde ayakta  birkaç lokma alıp,  yarım bardak da meyve suyu içip sofradan kalkmıyorlar mı, ağızlarına terlikle vurasım geliyor.O caanım kahvaltılıklar olduğu gibi kalıyor.
Eee ne yapacaksın kalan o kadar kahvaltılıkları ?.İsraf ! israf ! dünyada bu kadar açlıktan ölen var.Hadi peyniri zeytini saklama kaplarına koyarsında , o dilimlenen domates ,salatalıkları ,meyveleri haşlanmış yumurtaları ne yapacaksın.
E tabi haklılar gerçi.Onca şeyi yeseler ne hale gelirler.
Zamanın da sıkı solcu olup, gelir dağılımı adalesizliğini protesto ederken , eylemlerde cop yiyip ,yerde sürüklenen arkadaşım ,hasbelkader zengin bir beyefendiyle evlenince zenginlerin yaşadığı zorlukların bazılarına,  bizzat şahit oldum.
“Tam zamanlı zengin eşliği” kariyerini çarçabuk benimseyen bizim kız, her gittiğimizde, yardımcısının donattığı masalarda bizi karşılarken, o gariban ,grisini kemirip kivi ile yetiniyordu.Tabi kolay değil önünde onca lezzetli şey dururken, lokanta camından bakan fukara gibi bakmak.Birde her gün en az iki saat ya yüzme ya plates, ya da yoga
“Canım sende ağır işçi gibisin, karın tokluğuna bile değil, aç karnınla onca çalışıyorsun. Enişte bari sigortanı yapıyor mu ? diye takılmalarımıza, o güzel mavi gözlerini kocaman açarak cevap veriyordu.
-Ay şekerim  ya kilo alırsam naparım .Biliyor musun en zor estetik göbek estetiği.Karnını bööyle kocaman kesip ,öyle yapıyorlar o estetik ameliyatını diye safça anlatıyordu.
İşte o saat zenginlikten ürktüm.Aman aman dağlara taşlara!!
Yok yok istemem öyle zengin amcadan kalan mirası falan.Azıcık aşım kaygısız başım.
Bu arada ailemin soy ağacını  iyice araştırdım ,öyle kıyıda köşede kalan, irtibatımızın olmadığı akrabamız yokmuş. Piyango bileti de almıyorum. Diğer zengin olma şekilleri de bana uymaz .O zaman  kaygılanmamı gerektiren bir  durum da yok.



11 Haziran 2017 Pazar

HAYAT ZATEN BİR SINAV




Meşhur hikayedir.
ODTÜ Fizik bölümü öğrencisi bir derste takılır .Defalarca girdiği sınavlar telafiler vs işe yaramaz  dersi bir türlü veremez.Ve artık son hakkı kalır ya geçecek ya da okuldan atılacak.Vee son sınav gelir çatar,gencimiz günlerdir yemeden içmeden çalışarak sabahlamıştır.
Sınav kağıtları dağıtılır.Genç ilk soruya bakar gözleri parlar
-Ben bu soruyu biliyorum der.
İkinci soruya bakar” Aaa ben bunu da biliyorum” der .
Üçüncü soruda sesi yükselir “bunu da biliyorum”.Son soruda gencin salonda çınlayan sesine tüm öğrenciler dönüp bakar.”Ben bunu da biliyoruum”.
En sonunda ayağa kalkan genç,  kahkahalar atarak ”  ben onu  da biliyorum ,bunu da biliyorum .Onu da biliyorum ,bunu da biliyorum “diye parmaklarını şıkırdatıp oynamaya başlar.
Bir üniversite sınavı daha geldi geçti.Umutlarla girip, farklı beklentilerle çıktılar gençlerimiz sınavdan.Kimi umutsuz ,kimi de sevinçli.
Artık sadece öğrencilerin değil ,tüm ebeveynlerin de hayatı sınav.Çocuklar nerdeyse ana okulunda üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlıyor.Yabancı dil dersleri veren ana okulları bile var ve  öncelikle tercih ediliyor.Ebeveynlerin ebeveynlik başarısı çocuklarının sınav başarılarıyla ölçülüyor.


Benim tüm bunlarda dikkatimi çeken farklı bir şey. Çocuklarımız sınavlara hazırlanıyor diye, aile içinde başka hiçbir  sorumluluk verilmiyor.4. sınıftaki çocuğu için teneffüslerde kantin sırasına giren, bahçe de top çarpmasın diye bekleyen, orta okula giden oğlunu daha hiç bakkala göndermemiş olan aileler korumacılıkta ileri giderek  çocuklarının ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorlar.
Hollandalı işletmeci bir bey ile evli doktor arkadaşım üç erkek çocuk sahibi oldu.Yaz tatilinde annesinin evinde ziyarete gittiğim de bir şey çok dikkatimi çekti.Civciv gibi sapsarı başlı, tatlı mı tatlı üç delikanlı  geldiler odaya Gençler çok tatlı bir lisanla ” hoş geldiniz “ dediler annelerinin biraz yönlendirmesiyle kırık bir Türkçeyle hal hatır sorup sonra da oyunlarının  başına döndüler .
Bir süre sonra ikindi kahvaltısı için büyükanneleri balkonda küçük bir masa hazırladı delikanlılara ,ki delikanlıların en küçüğü henüz anasınıfında, en büyüğü ise dördüncü sınıfta idiler.Gençler  tabaklarını bitirdiler, gelip büyükannelerine  teşekkür ettikten sonra masaya döndüler .Ortanca  delikanlı tabakları çatalla temizleyerek üst üste koydu, çöpleri çöp kutusuna attı.İkinci delikanlı  tabakları sudan geçirip bulaşık makinesine yerleştirdi.En küçük afacan ise şarjlı süpürge ile yerleri süpürdü. Sandalyeleri iterek yerleştirdi sonra da oyunlarına döndüler.
Ben merakla onları izlerken anne ve büyükanne gayet normal bir tavırla sakin sakin oturuyordu.
Ki bu çocuklar Hollandaca (Flemenkçe)  ,Türkçe  ve İngilizce yi yaşlarına göre çok iyi denebilecek seviyede biliyor , hafta sonları çeşitli spor ve sanat kurslarına gidiyor ayrıca da büyükanneleri  onlara namaz surelerini ezberletiyordu.Anneleriyle  konuştuğumuz zaman odalarının ve bir küçük kardeşlerinin, sorumluluğunun da onlarda olduğunu öğrendim hayretle ,ki annesi gayet normal bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu.

Bizim çocuklarımızı düşündüm . Sınavlara hazırlanıyor diye yemekte, hazır  masaya oturup, bir tabak üst üste koymadan kalkan, suyu, sütü, keki çalışma masası başına götürülen ,eve gelen misafirin yüzüne bile bakmadan  “bir hoş geldin” demeden odasına geçen ,yatağı annesi tarafından toplanan lise öğrencilerini.
Evet eskiden biz su içerdik testiden demeyeceğim elbette. Ama daha önceleri çocuklar ev işlerinde anne babalarına yardım eder, kardeşlerinin bazı sorumluluklarını alarak ,bir çok şeyi ailede öğrenirlerdi.En azından bir aile sürdürebilmek için gerekli temel becerileri ailede kazanırdı.Bir genç kız hiç değilse , bir kek bir pilav yapmasını bilir, bir misafiri annesinin kaş göz işaretleriyle de olsa ağırlar, çayını kahvesini servis yapardı.Genç delikanlılar çivi çakmasını ,perde takmasını ,alışveriş yapmasını, aile bütçesini denkleştirmesini öğrenirdi. Evlendikten kısa bir süre sonrada, ortak bir zeminde buluşur, bir aile düzeni kurar, çocuk dünyaya getirip, geçinir giderlerdi.

Şimdi gençler aile kurmaktan ,çocuk dünyaya getirmekten korkar oldular .Bir çok mecrada lanse edildiği gibi aşk her şeyi halletmiyor. Bir aileyi sürdürebilmek için gerekli temel becerilerden yoksun çocuklar aile kuruyor, ama bilmedikleri bir ortama şaşkın ördek gibi düşüyor. Çok daha erken öğreneceği ,deneyimleri kazanmaya çalışırken, birbirlerini kırıp döküyor , birbirlerinin aileleri ile geçinecek sosyal becerilere sahip olmadıkları içinde, sorunlar büyüdükçe büyüyor.
İki birey de aile evinde gördüğü prens prenses muamelesini karşısındakinden bekliyor. Öyle olunca da hayal ettiği rüya gibi bir evliliğin gerçekleşmemesiyle hayal kırıklığına uğruyorlar.Almadan vermeyi bilmeyen gençler ,karşıdakinin ayaklarını yerden kesmesini beklerken, umduklarını bulamıyorlar.
Uzmanlar özellikle büyük şehirlerde evlerin otel gibi kullanıldığını ,sosyal zenginliklerimizi kaybetmekte olduğumuzu ,akrabalık komşuluk ilişkilerimizin zayıfladığını değil bittiğini söylüyor.
Özellikler Büyükşehirlerde ,artık misafirler lokantalarda kafelerde ağırlanıyor, yatılı misafirleri için otel de yer ayrılıyor, akrabalar sosyal medyada selamlaşmayı yeterli görüyor, her ihtiyaç için hizmet sektöründen, uzmanlardan yardım alınıyor.
Ee ne var bunda ? Elbette bir şey yok zaman değişiyor elbette.Yaşam tarzları güncelleniyor .ihtiyaçlar farklılaşıyor,vs vs .
Büyük sistemler içinde sanal değerler üreten, ürettiğine eli değmeyen gençlerin gerçeklik algılarında   kopukluklar meydana geliyor.
Koca şirketleri idare eden gençler aile idaresini başaramıyor , Onlarca kişiden oluşan ekiplere liderlik eden, birçok alanda uzman olan, teknolojik iletişim araçlarını su içme kolaylığında kullanan, bir değil iki üç yabancı dil bilen gençler, eşinin ailesi  ile sağlıklı iletişim kuramıyor, ay sonunda bütçeyi denkleştiremiyor,eşinin beklentilerine cevap veremiyor,çocuk sahibi olmaktan korkuyor.Artık  gençler biraz başları sıkışınca, boşanmayı çözüm olarak görüyor, çocuk yapma sorumluluğundan kaçıyor. Sorumluluksuz ama sorunlu ve mutsuz hayatlarıyla tek başlarına başa çıkmaya çalışıyor.
Acaba çocuklarımızı bu kadar sınav endeksli yetiştirmesek de ,biraz da aile içinde sorumluluk mu versek ?

3 Haziran 2017 Cumartesi

DİZİ DİZİ İNCİ GÜZELLERDE BİRİNCİ-Dizi 1




Yeğenimle beraber dizilere sardık bu aralar. İşsizlik başa bela .Tüm gün evde, para da yok ki gezmeye gidesin.Kültürel faaliyet de bir yere kadar.Artık akşamları iki işsiz çiğdem çitleyip yorum yaparak dizi izliyoruz.Gerçi yeğen yüksek lisans yapıyorum diye sık sık beni ekiyor, yok jürim vardı, sunum yapacaktım, proje hazırlayacaktım deyip yalnız bırakıyor ama artık idare ediyoruz.Annem bir iki bize takıldı ama yok, bizim yorum yapa yapa izlememizden sıkılıp ayrı odada ayrı dizilere takılmaya başladı.
            Öyle demeyin dizi izlemekte kolay değil sabır ve emek gerekiyor.Dizi günlerini saatlerini ve hangi kanalda oynadığını takip edeceksin, konuları karıştırmayacak, hangi oyuncunun hangi rolde oynadığını unutmayacaksın.O entrika sarmalını çözüp bir de aklında tutacaksın.Zor iş vesselam.
            Biz iki acemi dizi izleyicisi olarak başta  epey zorlandık .Mesleki deformasyon galiba.Yeğen İstanbul’un dronla çekilmiş görüntülerine ver yansın ediyor ,bizim medarı iftiharımız olan , dünyayı kıskandıran  gökdelenlerimiz yok tarihi şehrin siluetini bozuyormuş ! yok bağlantı yolları ormanları mahvetmiş miş ! Yeşil alanlar gelişmiş ülkelerin ve dünya ortalamasının bilmem ne kadarı kadarıymış ! afet toplanma yerleri neredeymiş ! vs vs .Ben de önce prodüksiyona, castinge, senaryolardaki  boşluklara dekorlara vs takıldım.Reklam çözümlemesi , dizi müzikleri derken  diziden kopuyor, uzun, uzun bakışmalardan sıkılıp haber kanallarına geçiyor , sonra da  orda takılıp  kalarak konuyu kaçırıyordum ama neyse sonunda bizde racona alıştık.Artık sadece ananemden gördüğümüz  , kızım o oğlana bu yapılır ? mı ya da bak annesi oymuş benim dediğim çıktı  gibi repliklerle izleyebiliyoruz.


            Dizilerde epey dikkatimi çeken şey var
            Öncelikle Artık Anadolu’da bile ev ev üstüne olmaz diyerekten kayınvalide yanına kız verilmezken  neden bu zenginler torun torba gelin kayınvalide hep beraber aynı evde oturuyor merakımızı celbetti, ama birkaç öngörümüz var bu hususta.
            Efendim falancaların malikanesi filancaların yalısı feşmekancaların konağı falan öncelikle pek bi havalı duruyor.Herkese bir malikane konak yalı olsa falancaların değil sadece falanın olur ki bu daha sönük kalır.Toramanların Malikanesi nere toramanın evi nere.
            Sonra birde masraf meselesi var .Oturduk hesap ettik nerden baksan böyle bir evde bir aşçı ,bir orta hizmetçisi, bir kat temizliklerine bakan hizmetçi , bir şoför , bir bahçıvan beş çalışan istihdam etmek lazım .Bunlar en azından  asgari ücret versen kişi başı 2000 liraya gelir, tabi sigorta yaptırmak lazım.Ki toplamda 10 000 lira sadece ev çalışanlarına veriliyor.Böyle bir durumda tüm aileyi aynı eve toplamak en mantıklısı.Yoksa her konakta, malikanede, yalıda ortalama üç aile olduğu hesap edilirse aylık 30 000 lira masraf çıkar.
            Tabi herkese bir havuz bir tenis kortu ,bir deniz manzarası vs olmasındansa sitelerdeki gibi ortak sosyal alan hesabı hepsinin faydalanacağı ortak mekanlar en makulü.
            İstanbul’daki trafik yol uzunluğu gibi problemler beraber oturmak için zorlayıcı bir etken.Öyle ye o kadar entrika Bizans oyunu kavga gürültü için insanların bir arada olması gerekli.O mesafeleri her gün aşıp o trafikte oradan oraya koşması mesele.Öyle olunca da erkekleri holdingte, kadınları yalı yada konakta toplamak en güzeli.
            Dizi karakterlerine bir dna testi yapılıp kim kimin kızı kim kimin anası yada babası soy ağacı oluşturulmalı.Sonra puzzle  gibi o onun nesiydi diye bulmaya çalışmaktan telef oluyoruz.


            Koskoca 15 milyonluk İstanbul’da bu nasıl bir yokluktur ki tüm aşk hikayeleri 10 15 kişi arasında dönüyor.Sırayla herkes birbirine aşık oluyor.Orada da sanırım bir tasarruf düşüncesi söz konusu.Öyle ya burada iki kız kardeş orda da iki erkek kardeş var mesela.Bunların her birerini bir kişiyle eşleştirip aşık etmeye kalksanız dört ayrı aile girecek işin içine Oda masraflı iş bunca oyuncuya para verse yapımcı ne kazanacak.İki kardeşi diğer iki kardeşe birinin babasını diğerinin annesine , diğerinin annesini birinin babasına aşık edersin hem entrika olur hem de sürümden kazanırsın.
Her neyse bu hamur çok su götürür  ara, ara izlenimlerimi paylaşırım.Zira sırada yaz dizileri var.
            Ha hala evlendirme programları, kayıp bulma programı gibi reality showları izlemiyorum  , izleyemiyorum.Aman dağlara taşlara onları da kınamayayım da başıma gelmesin.